Gözlerle sevilen çocuklar

Bir bedenin bedenden ayrılışı kimi zaman düğünle dernekle olurken, kimi zaman da stres ve korkuyla olabiliyor. İşte benim yolum da ikinciden geçti. Henüz 30 haftalık hamile iken doğum masasına uzandım. O kadar ani oldu ki doğuma giderken korkmak aklıma bile gelmedi, hatta merak ettiğim için ufak çaplı bir sevinç ve heyecan bile yaşadım. Aylardır merak ettiğim bebeklerime kavuşacaktım. Havlusu, bezleri, hastane çıkışı çantada mıydı acaba? Aman canım ne önemi var, evden bir koşu gidilip alınır. Düşünüyorum da bilmediğim o kadar çok şey varmış ki insan gerçekten başına gelince öğreniyor. Elbette temennim her bebeğin zamanında gelmesi ve hiçbir annenin bunu tecrübe etmemesi.

Doğum sonrası odaya alındım. Sakin sakin bebeklerin gelmesini bekliyordum, anestezinin de etkisi ile gelenleri selamlıyordum. Hala ayrı kalacağım ve hiç öpüp koklamadan 40 gün geçireceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Tolgay bebekleri görmüştü. Beni de yaklaşık 6 saat sonra götüreceklerdi. (anestezinin etkisinin geçmesi için ameliyat sonrası önlem amaçlı olabilir) 6 saat geçmek bilmedi, dakika başı telefonun ışığını yakıp kontrol ettim. O zaman bebeklerin odaya gelmeyeceğini anlamıştım. Biraz misafir edeceklermiş. Ama bir dakika onların bana ihtiyacı var! Benden daha iyi kim bakabilir ki onlara? Nihayet onları görme saatim geldi. Steril kıyafetlerle girdik yoğun bakım ünitesine (makinelerin sesleri hala kulaklarımda) girişte tam karşıda yan yana olanlar bizimkilermiş. Ameliyatlı her adımımın bıçak gibi saplandığı o odayı çiçek bahçesinde koşar gibi bitiriverdim. Kımıldıyorlardı, parmaklarının sayısı tamdı, kolları ayakları zayıftı ama hareketliydi. Tolgay ağlamaya başladı, benim onlarla tanışmama duygulanmıştı. Ama ağlamamalıydık…

Bebek hemşiremiz yaklaştı ve “işte annesi gördüğün gibi sağlıklı iki oğlun da” dedi. Annesi mi? Ben mi? Benim mi? Sonra hiç düşünmediğim ama 6 saat aklımdan çıkmayan tüm sorular sayfalarca döküldü bir anda.

Ne kadar küvezde kalacaklar?

Bu kiloda ve haftada doğan bebekler ne kadar kaldı?

Herhangi bir problem var mı?

Besleniyorlar mı? Nasıl besleniyorlar?

Nasıl nefes alıyorlar?

Burnundaki hortum ne?

Tuvaletlerini yaptılar mı?

Gözleri açılıyor mu? Hiç gördünüz mü? Ne renk?

Organlarında problem var mı?

Uzuvları tam mı?

Ve şimdi aklıma gelmeyen bir sürü soru sordum. Cevapları sınavda kopya veren arkadaşımın fısıltısı gibi beynime kazıyordum.

Zaman çok kıymetliydi ama hangi bebeğin başına gitsem kendimi suçlu hissediyordum. Tolgay ile aynı bebeğin başında durmuyorduk ki diğeri yalnız kalmasın. Suçluluk duygusu derinden sarmaya başlamıştı içimi ben nerede hata yaptım ya da doktorum neden öngörmedi? (Bunlar da başka yazının konusu olsun)

O cam fanusun içinde bizim canlarımız yatıyordu. Nefesimi bile vermeden izledim, gözlerimle ninniler söyledim, gözlerimle öptüm, gözlerimle kokladım. Bir insan tek kelime etmeden, kıpırdamadan ne yapamazsa ben hepsini yaptım. Anne olmuştum cam fanusu mu aşamayacaktım? Önümde ne engel olursa olsun sevgimi iletmeliydim ve her prematüre annesi gibi umutlarımı yeşerterek, gözlerimle severek, göz yaşlarımı göstermeden ayrıldım yanlarından. 40 gün gişe filmi gibi her hareketlerini merakla izledim.

İlk tanıştığımız o gün, dünyada gözlerimin onlardan başka güzel şey görmeyeceğine yemin ettim. Her şey zamanında olunca kolay, güzel! Her hamilenin bebeğini kucağına zamanında almasını, her annenin de o kucaklamanın kıymetini bilmesini dilerim.

2 Yorum

Sizde Fikrinizi Yazın

Sayfa başına dön